Nasılsın diye soranlara “Ülkem gibiyim” diyorum…
Ülkem aynı da anlamlar değişti, ulvî değerlerle birlikte kavramlar da değişti!
Mantık sustu, dayatma arşa çıktı…
Her konuda ve her zeminde, eğitim sistemimiz de dâhil her gün biraz daha çöküyoruz…
***
Adaletin anlamı da artık farklı, her şey gibi o da anlam kaybına uğradı…
Ancak, ne de olsa biz aynıyız! Her şeyin anlamı değişse de lâkin biz aynı çöplükte tüyleri yolunmuş horoz gibi banlamaya çalışıyoruz. Yakında başımızı da keserler diye sessizce banlıyor gibi yapıyoruz…
(Anadolu’da horoz öttü demek yerine, banladı denir. Hacı Bayram-ı Veli’nin meşhur şiirinde dediği gibi: “Hacı Bayram kendi banlar/Bu şehrin minaresinde”)
Tabiî başımızın kesilmesi korkusu mecaz anlamındadır, gerçeği ise “çok öttün, seni derhâl içeri atarız” korkusu…
Hani Bülent Arınç demişti ya! Mealen “Çok gösterişli adalet sarayları yaptık ama içinde adaleti tesis edemedik!”
***
Geldiğimiz noktada; milletçe elimizde cılız bir fenerle zifiri karanlık gecede, kapkara nadas içinde iğne arar gibi adalet arıyoruz!
E, bunları yazıyorsun da birader, özgürlüğün için korkmuyor musun?
Ben de çok merak ediyorum, acaba özgür müyüm ki korkayım?
Bir taraftan sırtımda ekonomi kamburu, üç otuz paralık emekli maaşımla sürünürken…
Diğer taraftan bir sürü hastalıkla boğuşup, bir çuval ilaçla yaşamaya ve nefes almaya bile zorlanırken nasıl özgür olabilirim ki?!
***
Gündem boğuyor bizi…
Bilmiyoruz metan gazına kurban verdiğimiz 12 şehidimize mi yanalım…
Yoksa, ülkemizin ormanları cayır cayır yanarken, o alevlerin içinde aslanlar gibi savaşırken yanan 10 şehidimize mi yanalım…
Daha sonra güneş altında kavrulan 2 şehidimize mi?
***
Mehmetçiklerimizin ve o yiğit ve cesur yangın şehitlerimizin içimizi kavurduğu günlerin sabahına bile korkuyla uyanmak yetmiyormuş gibi, kapıldığımız karamsarlığın üstüne bir de peş peşe atılan hamaset nutuklarının da içimize ateş düşürmediğini mi sanıyor bu haşmetmeaplar?
***
Evet…
Artık milletçe ve bireysel olarak, kendimizi ve ailemizi bir şekilde koruyup ve kollama derdindeyiz…
Hak, hukuk, adalet, eşitlik, hakça paylaşım ve liyakat gibi ulvî değerler, sosyal hayatımızdan silinmiş vaziyettedir.
Birçok insan şöyle düşünüyor: “Haktan, hukuktan vazgeçtik, deliğe tıkılmayalım yeter!”
***
Dert bir değil ki…
Toplumsal çürüme hakkında çok yazı yazdım. Toplumsal ve bireysel çürümenin eşiğindeyiz dedim…
O eşiği çoktan aştık, şimdi dibine kadar içine gömüldük…
Her türlü yolsuzluk, hukuku ayaklar altında çiğnemek, her türlü hak yemek, çalmak çırpmak, zayıfı ezmek, güçlüye kuyruk sallamak, muktedirlere yalakalık yapmak, maraba gibi güç sahiplerine yanaşmak artık vaka-i adiyeden oldu…
***
Aslında bugün geldiğimiz yer, nerede olduğumuzu bize gösteriyor…
O kadar çok çürüdük ve öylesine çöktük ki…
Ve yine kadar çok kokuştuk ki, tek eksiğimiz sahte diploma üretmekti. O rezilliği de utanmadan ve hiç sıkılmadan hem de yüzlercesini yapmışız…
Aslında bugünkü sistemle dönen çarkın dişlilerinden biri de buymuş meğer. Çok da şaşırmamak lâzım…
Kurcaladıkça daha çok kokusu çıkacaktır…
***
Başka bir husus daha var!
Peki biz, birey olarak bu çürümüşlüğün içinde debelenirken; kendimizi de hiç sorguluyor muyuz?
Bu kokuşmuşluğa, birey olarak bizim de bir katkımız oldu mu?
Yoksa sadece “kendimizi kurtaralım, varsın dünya yansın bize ne?” mi dedik?
***
Aslında ülkemizde; sosyal ve siyasal hayatımızda kavramların çok fazla karıştırıldığı için, entelektüel birikimimizin yetersizliğinden; kavramları ve anlamları yerli yerine oturtamayan bir toplumuz…
Daha açık söyleyeyim:
Aydınlarımız susturulduğu veya bilerek korku ikliminde sustukları için: moral değerlerimizden koptuk, maneviyatımız sahte ellerde menfaate peşkeş çekildi…
Toplumsal değerlerimiz, birtakım satın alınmış veya tayin edilmiş yarı cahil lümpenler tarafından törpülenmektedir…
Açıkça bir zillete mahkûm edildik…
Her zaman dediğim gibi:
Artık bilgi değil, cehalet kutsanıyor!
GÜNE DÜŞEN SÖZ!
“Doğruları söylemeye cesaretin yoksa, kötülerin dünyaya hâkim olmasına şaşırmayacaksın.”