Dünya, uzun zamandır güçlünün hukuku ile şekillenen bir düzen içerisinde savrulmaktadır. Emperyalist güçler ve siyonist yapılar, yalnızca coğrafyaları değil; zihinleri, ekonomileri ve hatta inançları da kuşatma altına almaya çalışmaktadır. Bu kuşatmaya karşı direnen her yapı ise sistemli bir biçimde hedef hâline getirilmektedir. İşte bu noktada İran, yalnızca bir ülke değil; aynı zamanda bir direniş hattının sembolü olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye ile İran arasında yüzyıllardır değişmeyen sınırlar, iki ülke arasındaki ilişkinin sıradan bir komşuluk olmadığını göstermektedir. 560 kilometrelik sınırın ötesinde ortak tarih, kültür ve kader bulunmaktadır. Bu bağ, yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda insani ve vicdani bir nitelik taşımaktadır. Bu nedenle İran’a yönelik her saldırı, aslında bölgenin tamamına verilmiş bir mesaj niteliği taşımaktadır.
1979 yılında kurulan İran İslam Cumhuriyeti, daha ilk günden itibaren emperyalist ve siyonist güçlerin hedefi hâline gelmiştir. Ancak buna rağmen geri adım atmamış; özellikle Filistin ve Mescid-i Aksa davasında net bir duruş sergilemiştir. Yıllardır süren baskılar, ambargolar ve kuşatmalar, İran’ın bu çizgisini değiştirememiştir. Aksine, söz konusu baskılar İran’ı daha da dirençli hâle getirmiştir.
İran’ın en dikkat çeken yönlerinden biri, yalnızca kendi çıkarlarını değil; dünya üzerindeki mazlumların sesini de sahiplenmesidir. Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den Yemen’e kadar uzanan bir hatta direniş hareketlerine verdiği destekle bilinen İran, bu yönüyle küresel dengeleri etkileyen bir aktör hâline gelmiştir. Bu durum, onu yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel ölçekte bir hedef hâline getirmiştir.
Etrafı ABD'ye ait askerî üslerle çevrili olan İran, ciddi bir kuşatma altında bulunmasına rağmen geri adım atmamış; aksine savunma kapasitesini artırarak caydırıcılığını güçlendirmiştir. Verdiği şehitler ve ödediği bedeller, bu direnişin ne denli ağır şartlar altında sürdürüldüğünü göstermektedir. Buna rağmen İran’ın kararlılığı, siyonist işgalciler ve onların iş birlikçileri üzerinde ciddi bir etki oluşturmuştur.
Bugün gelinen noktada İran’ın yalnız bırakılması, yalnızca bir ülkenin yalnız bırakılması anlamına gelmemektedir. Bu durum, aynı zamanda mazlumların yanında durma iddiasının da sorgulanması anlamını taşımaktadır. Zira zulme karşı sessiz kalmak, tarih boyunca her zaman zalimlerin işine yaramıştır.
Bu nedenle mesele yalnızca İran meselesi değildir. Mesele; adaletin, vicdanın ve insanlığın hangi safta yer alacağı meselesidir. Direniş cephesinde yer alanların yalnız bırakılmaması, en azından bu mücadeleye karşı duyarsız kalınmaması, insanlık adına bir sorumluluktur.
Sonuç olarak, bugün dünya yeniden saflaşmaktadır: Bir tarafta güç ve çıkar odaklı politikalar; diğer tarafta ise direniş ve adalet arayışı bulunmaktadır. Bu noktada herkesin kendisine sorması gereken soru şudur: Zalimlerin yanında mı, yoksa mazlumların safında mı yer alacağız?